Öne Çıkan Yayın

YOUTUBE da Rastladım Sana.

Hadi beraber yazalım Ahmet'in öyküsünü....



Beraber bir kitap yazacağız. Bir roman gibi olacak. Sizde bu hikayeye katkıda bulunabileceksiniz. Hikayenin bölümleri ile ilgili değiştirmek istediklerinizi joseph190758@hotmail.com mail olarak atabilirsiniz. Kitap adını en son belirleyeceğiz. Bakalım başarabilecek miyiz?

Yüzünün sürekli kızarmasından nefret ediyordu. Bir şekilde bu yüz kızarlıklığından arınıp hayatını öyle sürdürmek istediği açıktı. Birşey ile ilgili konuşmak istediğinde hemen dili tutuluyor, yüzü kıp kırmızı oluyordu. Bu yüzden Nar ve Domates'e bile düşman olacaktı nerdeyse. Diyorlardı ya Nar gibi kızarmış Domates.

Ahmet 40 yaşına gelmişti, ama hala yüzü kızaran, kızarınca da yerin dibine giren bir bireydi. Yer onun için çok daha çabuk yarılıyordu. Ama kendisini yerin dibine atamıyordu. 40 Yaşına gelene kadar çok dibe vurmuş çok da yukarı çıkmıştı. Birazda aşk düşkünüydü, kimi için kadın düşkünü de denilebilir. Aynı zamanda kuvvetli inançları vardı, 5 Vakit namazında değildi ama her vakit Allah adını ağzından düşürmüyordu. Yaşadığı ülkede kendi kafası gibi karışıktı.

40 Yaşına gelene kadar 40 takla atan Ahmet, artık iyi insan gibi görünmekten kendini almak istiyordu. Birazda kötü olmak iyi bilinmemek içindeki 2.adamı dışarı çıkartmak istiyordu. Doktor Jykelle ve Mr Hyde kitabının yeni versiyonu olma gayretindeydi.

Ahmet İstanbul'da bir evde doğmuştu. Ailenin 3 çocuğundan erkek olanıydı. Hayata erken yaşta atılmak istemiş, Meslek lisesini bitirdikten sonra Marangoz olmuştu. Yontulmamış insanları gördükçe yontuğu tahtalardan alırdı hırsını, seviyordu mesleğini. Birde sevmek istiyordu, sürekli sevmek. Gittiği kimi evlerde gördüğü kadın yüzlerini unutamadığı olurdu, onlarla ilgili edepsiz hayaller kurduğu da.

Evlenmek istemiş, ama anamın istediğini ben benim istediğimi anam istemedi modundan çıkamamıştı. Platonik dikenler batarken Yılmaz Erdoğan'ın şiiri geliyordu aklına, kimi zaman ise Atilla İlhan'ın ne kadınlar sevdim zaten yoktular şiiri. Ahmet şiir de severdi. Meslek lisesinde pek Edebiyat ile işi olmamıştı ama şiir seviyordu. İlham perisi ile arası iyiydi. Peri ile ilişkileri kalemli dönemlerden İphone dönemine kadar erişmişti.

Peri ile arası iyiydi. Ancak Sevda ile pek tanıştığı söylenemezdi. 40 Yaşına gelmesine rağmen geç kalmış bir tanışmaydı. Lise yıllarında Edebiyat hocasına ilgi duyuyordu. Yıllar sonra izlediği bir Televizyon dizisinde Mete karakterinde kendini buldu.

Kendini arayıp bulabildiği çok nadir zamanlar vardı. Genelde kendisini boşlukta bulurdu. Yazılı sınavlarda da en çok boşluk doldurmayı severdi, ha birde arada Kahveye gider okeye 4. olurdu. Hayatının hiçbir döneminde 1. olamadı. Hayatında yer edebilen sıra sayı sıfatı sadece 4. olmuştu.

Kitaba meraklıydı, O repliği biliyordu olmak yada olmamak işte bütün mesele buydu. Kendisiyle meselesi vardı. Meseleli bir adamdı.


Ahmet kendisine bir Marangoz atölyesi açmış, orada kendisine birde ofis yapmıştı. Ofisinde yine kendi emeği ile yapılmış ve kendi seçimleri ile dolu bir kütüphanesi vardı. Kitap kokusunu severdi. Kadın kokusunu sevdiğini de düşünüyordu. Al Pacino'nun Kadın kokusu isimli filmini de izlemişliği vardı.


Ahmet yine bir sabah uyandı. O gün bir mutfak dolabı teslim edecekti.Erkeğin kalbine giden yol mutfaktan geçiyorsa kadının kalbine giden yolda mutfak dolabından geçer diye düşündü. Bu mutfak dolabına özenmişti. Çünkü bu dolabı Ortaokul'da peşinden koştuğu ama sadece hayallerinde koştuğu Şeyda için yapacaktı. Şeyda ilk evlendiğinde bir rakı şişesi eşliğinde Ümit Besen'den Gelin olsun gidiyorsun parçasını dinlemişti ama sonra kabullendi. Şeyda'ya beyininde mutluluklar diledi.


O gün heyecanı yüzünden okunuyordu. Yine Şeyda'yı görecekti 10 yıl geçmişti. 10 yıl sonra tekrar görecekti. Ancak bu sadece anılarına bir yolculuk olacaktı. Anılarına doğru yola çıkacaktı o gün. Dolabı küçük Isuzu kamyona koydu ve yol almaya başladı. Birden aklına Selvi Boylum , Al Yazmalım filmi geldi. Kendisini bir an oradaki İlyas'a benzetti.

Sonra İlyas kim ben kim dedi, İlyas'ın bir karakteri olduğunu hatırlardı gerçek olan Kadir İnanır'dı Kadir İnanır kim ben kim demek istemişti. Sonra birden düşündü peki Şeyda onun için kimdi, kim olabilirdi bulamadı. Düşündü bulamadı. Bugüne kadar onca kitap okumuş, ama hiçbir zaman bir kadına aşık olmamıştı. Hiçbir roman kahramanına karşı aşk hissetmemişti.Bunları düşünerek yükledi dolabı arabaya.


Şeyda, eskiden çok şey ifade etmeyen ama sonra yıldızı parlayan Ataşehir semtinde oturuyordu. Kocası ile üniversitede tanışmışlardı. Ortaokuldan sonra Ahmet Meslek lisesine devam etmiş, Şeyda Süper Lise'ye gitmiş, ardından Üniversite'de Tıp okumuştu. Tıp okuduğu içinde ilk hedefi okulu bitirmek olmuş, okulu bitirince de Asistan olarak göreve başlamış ardından kocası Harun ile tanışmış ve 30 yaşında Harun ile evlenmişti.

Şeyda ile Ahmet aynı mahallenin çocuklarıydı. Ümraniye'de doğmuş, büyümüşlerdi. Şeyda Tıp Fakültesinde okurken babası emekli olmuş ve o zamanlar yeni kurulan Ataşehir'de bir ev almıştı. Daha sonra Harun ile evlenen Şeyda ailesinden uzak kalamamış, bir dairede eşiyle beraber kendisi almış ve Ataşehir'e yerleşmişti. Çocuk sahibi de olmuştu. 5 yaşında Emir isminde bir oğlu 2 yaşında da Simge isminde bir kızı vardı.

Ergenlik döneminde Ahmet'in yüz kızaran hallerinde yardımcı olmuş aynı mahallenin çocukları olması sebebiyle onu kollamıştı. O zamanlar Ahmet'in ilgisini farketmemişti. Lise'ye giderken biraz dikkati çekmiş ama çok da üstünde durmamıştı, zaten Üniversite'ye gittiğinde derslerden pek başını kaldıramyordu. Tıpkı 2. sınıfta da Ataşehir'e taşınmıştı. Ahmet O dönem askerdeydi. Asker dönüşü Ahmet ile birgün Kadıköy'de tesadüfen karşılamışlar, Ahmet'in duyduğu heyecan'dan habersiz havadan sudan konuşmuşlardı, Ahmet de havasını aldığını sezer gibi olmuştu. Ahmet'in Marangoz olduğunu öğrenmiş, O akşam Anne ile babasına söylemmişti. Ondan sonra o bilgi işe yarayana kadar hafızanın bir köşesine atılmıştı.

Ahmet Şeyda'nın Tıp 4. sınıfta okuduğunu öğrenmişti. Ondan sonra küçük bir araştırma yapmış parçaları birleştirmiş, biraz daha işini geliştirmeye gayret etmiş ve Ataşehir yakın mobilyacılar sitesinde kendisine bir Atölye açmıştı. Böylece Ataşehir'den yolu daha sık geçer olmuş ve daha Şeyda'lı havalar almıştı.

Şeyda Tıp Fakültesi'ni bitirdikten 4 yıl sonra Harun ile evlenirken Ahmet'ten yeni evleri için birkaç mobilya sipariş etmiş, Ahmet O zaman öğrenmişti Şeyda'nın imkansızlaştığını. İşte tam 10 yıl olmuştu O zamanda bu zamana.10 yıl geçmişti. Mutfak dolabının hatrına görecekti Şeyda'yı. Neler hissedeceğini bilmiyordu.

Birazda duygusaldı Ahmet, kapının önüne yaklaştı. Merdivenlere gelince durdu, hemen Ahmet Haşim'e sarıldı, onun Merdiven şiirine ağır ağır çıkacaktı Merdivenleri. Zile bastı, kapıyı hizmetçi açtı.

Ahmet'in hiç hizmetçisi olan bir nevi olmadı, o hep hizmet edendi. Hizmet alan olduğunda da hizmet edene yardımcı oluyordu.

-Merhaba , dolabı getirmiştim
- Tamam, içeriye lütfen
-Şeyda Hanım yok mu?
-Hanımefendi bugün hastenede nöbetçi.

Karşılaşma anı gerçekleşmemişti. Hanımefendi hastahanede nöbetçi, Ahmet ise zaten Usta, Ahmet Usta henüz beyefendi olamadı. Arada efelendiği oluyordu. Melankonik erkekler yerine güçlü erkeklerin daha kabul gördüğü gerçeğini unutur gibi oldu. Birde müzik olsaydı. Kendi mekanında değildi. Horoz,Çöplük ve ötmek sözcüdolap klerini cümlenin içinde kullandı; ama elinde olsa Cem Karaca'dan tamirci çırağını açardı.

Bu arada hizmetçi Ahmet'in güçlü ve hani şu baklava dilimli vücuduna bakmaktan kendini alamıyordu, dili de acaba tatlı mıydı?

-Usta memleket neresi

-Maraş siz?

- Samsun.

Bundan sonra gerisi nasıl gelecekti, hizmetçi de bilmiyordu, Ahmet de ikisi de sustu, zaten Ahmet o frekansda değildi, diyalogu nasıl geliştireceğini çözemedi. Diline bağ vurdu , çözülmemek üzere. Ahmet Şeyda'yı görememişti,belki de iyiki de göremedi. Parası da banka hesabına yatacaktı. O zaman fırsat yoktu, bir daha kim bilir ne zaman dolap isteyecekti.

Ahmet bir marangozun nasıl bir aşkın içine düşeceğini merak ediyordu ve kütüphaneleri ziyaret etmeye karar verdi. Evlilik programlarına çıkmak istemiyordu, çevresinde istediği yoktu. Biraz imkansız aşk arıyordu ama çok fazla imkansız olmamalıydı, biraz imkan sağlamalıydı.

Atatürk Kütüphanesine düştü yolu, Taksim'e kadar gelmişti. Kitapların arasındaydı artık, orada evet orada kitapların üstüne konuşabileceği hatta bir kütüphane hediye edebilecek kadar seveceği birini arıyordu. Bakışlarını kitaplardan kaldırıp sevdiği Kaşağı kitabına uzanan bir çift el gördü. Birden kalktı ve o tarafa yöneldi.

-Güzel kitap dedi

Kadın durdu

-Bence de

Leyla 33 yaşındaydı, O gün kafası biraz bozulmuştu, Bankada çalışıyordu, öğle yemeği tatilinde kafasını dinlemek için buraya gelmişti.  Alımlı sayılırdı, Ahmet'in dikkatini çekmişti.

Ahmet

-Buraya sık gelir misiniz?

Leyla

-Aslında pek gelmem, ama bugün kafamı biraz dağıtmak istedim. Siz?

Ahmet

-Ben aslında pek gelemem , biraz uzak, ama bugün kitapların arasında olmak istedim.

Leyla

-Neden kitapların arası

Ahmet

-Marangozum ben kitapları severim, elbette kitaplıkları da , kitaplara bakayıp onları bir kütüphane nasıl misafir eder onu düşünürüm, ona göre bir kitaplık yapmak isterim.

Leyla

-Yanlış anlamayın ama bir marangoz için oldukça ilginç birine benziyorsunuz.

-Ahmet

-İlginç ile ilgi aynı kökten sanki, ilgi çekebilmek birazda ilginç olmaya bağlı galiba.

Leyla

-Kesinlikle haklısınız

Ahmet

- Hem benim için kitaplar çok şey ifade eder, onları önemserim, durdukları yer iyi olmalı ki, bizim duruşumuza katkıda bulunabilsinler.


Yorumlar