Çarşamba, Kasım 11, 2009

Tavır koyamayanların ülkesinde sen bir Kahraman değilsin Hikmet Karaman




Şu Hikmet Karaman’ı sevmem, neden derseniz Fatih Terim’i hatırlatır bana, hele Thomas Doll konusunda yaptıkları hele ki, Ankaraspor, Ankaragücü birleşmesinde bir tavır geliştirememesi benim için Hikmet Karaman’ın gözümdeki değerini sıfırlamıştır. Ha kendisinden habersiz bugün antrenman saatin değiştirilmesi de Melih Gökçek’in ne kadar adam olduğunu gösterir.


Aslında ben burada AKP’den futbolla ilgili olan Başbakan’dan bir tavır beklerdim, Gökçek’i 4 yıl daha başımıza bela etmiştir, en azından Başbakan’ın bu konuda Gökçek karşısında neden bu kadar sessiz kaldığını bilmemiz gerekir. Melih Gökçek futbolun kirlilik oranını bana göre artırmıştır. Bu yüzden umarım bu kaos içinde Ankaragücü küme düşer, daha ne gibi haberler duyacağız merak ediyorum, dahası bu takımın hocası olmayı hangi Onurlu Teknik Direktörümüz kabul edecek onu da 4 gözle bekliyorum. Türk futbolu kendi intiharını başlatıyor ve işin ilginç yanı sanki futbol bir güçler çekişmesi halini alıyor.

Nefes, Vatan sevgisini değil, değişik nefeslerin insan hallerini anlatıyor




Nefes Vatan Sağ olsun filmine gittim, daha fazla askeri sahne olur diye umuyordum, ama yoktu, dahası herkes Vatan sevgisinin aşılandığı bir film olarak görse de bana göre bu film, bir askerin yaşadığı içinde yaşadığı aşkı anlatıyordu, daha önce fragmandan da söylediğim gibi uyumanın ne olduğunu, şehit demenin ne olduğunu, organ nakline karşı çıkan dinciye nasıl ayar verileceğini bu filmden öğreniyorsunuz. Asker sevgilisinin derdini, aslında askerliğe sevgili olmadan gidilmesini gerektiğini yine bu filmden öğreniyorsunuz. Şunu da söyleyelim hani bu filme karşı taraftan bak diyorlar ya bakamayız o taraftan bakamayız en azından erlerin dünyasına o açıdan bakamayız, çünkü o askerler mecburen olmak zorunda orda.


Bankacılara en sağlam ayarı veriyor belki de o zaman hissediyorsun, aslında orda ki askerin boşa savaştığını evet bu ülkenin güvenliğini dahası bizden çok o bankaların güvenliğini sağlayan Yüzbaşına banka tapu karşılığı kredi veriyorsa o zaman işte anlıyorsun bunların boşa olduğunu. O zaman işte bu açılımlar daha anlam kazanıyor boşa yaşanan ölümler. Bu filmde askerliğin ötesi var, belki de askerlik en az var.
Yalnız bu ülkede batıda askerlik yapanlarında yaşadıklarını anlatan bir film çekilmeli, mesela iki de bir Doğu’da askerlik yapmıyor diye aşağılanan askerler, çorba soğuk diye dayak yiyen aşçı askerler bunlarda olmalı, bizim bazı birliklerimizde askerlik o filmin ötesinde yaşanıyor. Yine filmde genç askerlerin, daha doğrusu amatör askerlerin ne hatalar yapabileceği de anlatılıyor. Örneğin nöbet beklerken hayal kurmaları gibi belki de bu noktada profesyonel askerlik düşüncesi de gelişebilir.


Film bir filmin yerine daha çok belgesel havası taşıyordu, filmin sonunda asker eşinin ölümü nasıl beklediğini gördük, ölümden kaçışını haberi almamak için eve doğru geri koşununu gördük. En insan yanlarımız vardı, aslında filmde. Filmin yine rütbeliyi küfür eder göstermesi de gayet yerinde olmuş, evet askerde küfür ederler, komutanlar bir motive aracıdır küfür kimi zaman kendini kimi zaman askerini. Eğitim zayiatı kavramıyla da belki de pimi çekilmiş el bombasını da hatırlamış olduk. Filmi militarist bunlara daha öncede dediğim gibi itirazım var, Vatan Sevgisi aşılamıyor pek, ama Atatürk sevgisi aşılıyor.




Taksitle kurban olmaz, ama bu tartışmalar bizi taksit taksit kurban edecek.




Kızılay’ın reklamını gördüm, Kurban Bayramı ile ilgili bir reklamları vardı, Kurban bağışlarıyla ilgili olan pankartta, 4 taksit diyor, şimdi hep aynı şeyleri yaşıyoruz ya bu ülkede, borçla kurban olmaz, taksit de bir borçlanmadır. Bir inanış bu kadar sulandırılmaz, aynı zamanda bu da bir çeşit din istismarıdır, Kurbanı taksitle alamazsınız kardeşim bunu bilmek için din âlimi olmaya gerek yok, ama amaç ana parsayı toplamaksa o zaman parsayı toplasınlar. Şu inançlarımızı sömürenlerden bıktık, bu da bir sömürü.


Şu din diye tartıştığımız şeyleri basitlik seviyesinden yukarıya çıkamadık birçok meselede çıkamadık, inanın bu ülkeye ve bu ülkenin değerlerine yazık, daha geniş şeyler tartışmalıyız. Kurban Bayramında hep aynı tartışmaları yaşayacağız, ama bu taksit işi canımı sıktı, gerçekten sıkıcı bir durum.

Çocuğunuzu kaybederseniz adınızı ne koyardınız?




Robert Enke hayatını kaybetti. Aslında ana konu Robert Enke’nin hayatını kaybetmesi değil, öyle olunca yazının içeriğinde anlatılan amacın dışına çıkar ve bunu bir spor yazısı havasına sokarız ki bu da tarafımdan tercih edilmeyen bir olgudur. Yalnız şunu da söyleyelim normalde ilgi göstermeyeceğimiz bir ölüme, hele ki adamı 3 gol yedi diye insan sınıfından çıkarıp dalga geçenler biraz da oryantalist bir yapıyla ilgi gösterince komik oluyor, hele ki adamın en acı çektiği anlardan birini hatırlatıp Fenerbahçe’nin ilk maçında 3 gol yiyen kaleci sıfatını ısıtıp önüne koyanlar bir kere daha düşünsünler, onlar düşüne dursun biz başka bir konuya dikkat çekelim.


Bugün okuduğum bir blogda soruyordu, babasını ve annesi kaybeden çocuklar öksüz, yetim gibi tabirler kullanılıyor, peki ya çocuğu ölen anne ve babalar için ne diyeceğiz neden dünya denilen döngü, dönerken bunu düşünüp bir durmamış, durup da çocuklarını kaybeden ebeveynlere bir sıfat bulmamış merak ediyorum, yine aynı şekilde Babalara, annelere gün bahşeden dünya acaba çocukları önemli kılacak bir gün düşünmemiş merak ediyorum, ediyorum ama bulamıyorum ne denmeli ki bu çocuklarını kaybeden anne ve babalara. Enke bunları düşünmemizi sağladı.


Biraz Google üstü ferahlama




Yine Google aramalarında esinlenmeler var. "beni aldatacak, üzecek, belirsizlikle ömrümü tüketecek üstelik de şu zor anlarımda yanımda olmayacak bir eş istemiyorum. Buradan bir eş tahlili ama istediğini değil istemediğini yazmış, aldatacak demiş aldatmayacak yerine mesela sonunda olumsuzla bitirmiş. Demek ki evli bir kadın belki de ve eşinden şikayetlerini anlatıyor ama içten anlatmış.
"dekolteleri ve bacaklarını gün ışığı ile buluşturan kısa etekleri ile seks kokuyordu kadın"
Şiir gibi bir arama, bunun içinde erotizmden çok bir hayranlık var gibime geliyor.  Bir şiir belki de vardır böyle bir şiir. Kali Rind isimli blogcuya ait olabilir bu sözler, bir nevi öykü yazımı gibi. http://kalirind.blogspot.com/
Bir okurumuzda durakta gördüğü kızı nasıl tavlayacağını sormuş bende bu sorunun cevabını bilmiyorum, ama birazdan durağa ineceğim bende merak ediyorum. Nasıl tavlanır diye evet bizim kızlarımız iyidir, güzeldir birçok güzel kızımız var. Saddam gençliğinde Starbucks’a takılırdı diye okuru takdir ediyorum.

Gezi bağlara doğru




İstanbul’dan uzaklaşıyorum 16 Kasım tarihi itibarıyla Kapadokya’dan başlayan 7 gün sürecek bir seyahate çıkıyorum, yolumun üstünde Kayseri, Kapadokya, Pamukkale, İzmir ,Kuşadası yolunda 16-22 Kasım tarihlerinde olacak insanlar, daha doğrusu okurlar benimle iletişime geçerse kendilerine zaman ayırabilirim, ha onların içinden bana zaman ayıracak olanlar varsa, onlarda kabulümdür. Benimle aynı ortamı paylaşmak isteyenlere buradan bu imkânı veriyorum, evet ukalaca oldu. İlk defa hayatımda bu kadar uzun bir iş gezisine çıkıyorum, ha söz konusu bölgelerde pansiyon, otel işletenler varsa, kendilerine katkıda bulunmak adına ziyaret edebilirim. Karşılıklı işler yapılabilir.

Bu süreç içinde blog yazmaya devam edeceğiz, ara ara seyahat izlenimlerimi aktarmayacağım sadece gözüme çarpan detay olursa yazacağım.

GDO deyince akla ilk onun adı gelir




GDO diye bir tabir girdi hayatımıza bazı tabirler öyle hayatımıza giriyor ki anlamak mümkün olmuyor. Ben GDO konusunda cahilim, evet bildiğin cahilim ama yapacak bir şey yok, Genetiği değiştirilmiş organizmaların kısaltması olan GDO hayatımıza girdi, bundan sonra hayatımız alt ve üst olabilir hatta daha da beter olabilir, bilemiyorum. GDO konusunda ne söyleneceğini bilmiyorum, ama bazı söylenecek şeyler var, bir kere gariban dediğimiz toplumun yiyeceği yiyecekleri seçme hakkı yok, o yüzden GDO denilen ürünler garibanlar için biçilmiş kaftan. Daha da kötüsü şimdi bahçede bağda yetiştirilen ürünlere organik gıda deyip fakirin elinden aldılar ve daha da zenginlerin eline verdiler, ürüne değer kattılar, şimdi zenginler eskiden hakir gördükleri köy ürünü yiyip Fransız peynire hayır derken, gariban gelsin yesin GDO mu yer artık ne yer bilemem.
Şu dünya ölümlü dünya, yediğimiz yemekten içtiğimiz suya kadar hep birilerinin eline esir oluyoruz, başkalarının bizim seçtiklerini yaşıyoruz, yiyoruz, şimdi hayatımızda GDO var, herkes için hayırlı olsun diyelim. Yalnız GDO, Genetiği değiştirilmiş Organizma kulağa oldukça hoş gelen bir tabir, bakalım hayatımızda daha neler değişecek.Benim tavsiyem aldırmadan yaşayın eğer yaşamınıza kendi etkiniz azsa aldırmayın en azından bu tartışmalarla zaman kaybetmeyin hayatınızı yaşayın. 

Türkiye yetmedi, Ada’da define arıyoruz




Tuncay Şanlı’nın Stoke City maçında oyuna girip 5 dakika önce oyundan çıkarılmasına tepki gösteren medyaya bravo diyorum. Çünkü kendi ülkemizdeki teknik direktörleri bıraktık yurt dışına çıktık, ben artık bıktım bu gereksiz tartışmalardan, adam elbette taktik gereği oyuna alınır ve oyundan çıkarılır, hoca öyle karar vermiştir. Bunu biz ta buralardan tartışmamalıyız ve şu Tuncay gibi oyuncularımızı geri çağırmamızı kesmemiz lazım, yoksa Türk futbolu bir adım ileriye gidemez, nasıl gitsin ki, aşamıyoruz ki kendimizi, ben Tuncay Şanlı’nın bu tip kendisini aşağılama kokan haberlere karşın direnmesini bekliyorum, diresin ki bizde ileri gidelim yoksa bizim bir adım öteye gideceğimiz yok.

Adam teknik direktör istediği oyuncuyu istediği zaman alır, Nihat’ı Türkiye’ye getirmek için iki de bir transfer haberleri patlatan medya dönüp Nihat’ın durumuna bakıp örnek alsın, yok olmaya yüz tutuyorsa bu oyuncular bunda medyanın payını büyük, her yıl bir kulüp alıyor dediler dediler, adamı getirdiler şimdi durum içler acısı.
Bana kalırsa Okan Yılmaz, Serkan Aykut, Zafer Biryol bunlarda bir medya mağduru, daha doğrusu medyanın rüzgârına kapılıp yok olan oyuncular, medya bugün Tuncay’ı aşağılama yoluna giderek kendince gününü gün ede dursun, Tuncay başarmalı önce Stoke’da 11’de yerini almalı, sonra daha büyük kulüplere sıçramalı, yoksa nasıl olsa 11’de yurtdışından geldiği için yeri garanti diye Fenerbahçe’ye gelmemeli.

Bekarım; ama niye? 01.07.2007




Bekârların gurupları vardır. Bu grupları birçoğumuz pek bilmeyiz ya da bir de bekârlar arasında bir gruplaşmaya gidip, var olan gruplaşmalara bir yenisini eklemek istemeyiz. Bekârlar bekâr kalışlarına göre, çeşitli gruplara ayrılır. Bu gruplama şekilleri farklılıklar gösterir.
Bekâr Kalma nedenlerine göre:
1) Çok şey yaşadığı için bekâr kalanlar: Bunlar fazla sevgili edinme faaliyetinde bulunmuş, toplumun birçok kesimi tarafından yadırganmış davranışlarda bulundukları için eş olarak tercih edilselerde, gelin olarak tercih edilmeyip bekâr kalmış kitledir. Eş olarak tercih edilmedikleri durumlarda vardır.
2) Az şey yaşadığı için bekâr kalanlar: Bunlarda topluma fazla karışmadıkları için, evlenecek insan bulamayanlardır, bunlar annelerinin kendileri için önerdiği kızları beğenmezler aynı zamanda. Asosyal tipte insanlardır.
Bekâr Olma yaşına göre:
1) Evde Kalmışlar: Bunlar belli bir yaşın üstüne kadar evlenememiş kişilerdir, Bu baraj ülkemizde sanırım 30 yaştır. 30 yaşı geçtikten sonra evde kalmış damgası yerler.
2) Yeni yetmeler: Bunlar daha 20’li yaşlarda olan bekârlardır, bunların bekâr kalıp, kalmayacakları zamana bağlıdır. 30’a kadar yolları vardır.
İsteğe göre Bekârlar:
1) Kariyer uğruna bekâr kalanlar: Bunlar kariyer yaşamlarını tökezlemeden sürdürmek için bekâr kalanlardır. Önce Kariyer yapıp, daha sonra evliğe kucak açarlar.
2) Sultan kalmak amacıyla Bekâr Kalanlar: Bunlar da bekârlığın sultanlık olduğunu düşünüp, gününü gün etmek için bekâr kalmaktadırlar. Sorumluluktan kaçan kitlerdir.
Yasalar dolaysıyla Bekâr Kalanlar:
Bu grupta ise eşcinsel olup, birbiri ile evlenmeyenler yer almaktadır. Bunlarda başka ülkelerde evlenme ya da birlikte yaşama yoluna giderler.
Ekonomik sebeplerle Bekâr Kalanlar:
Bu grup ise ekonomik güçleri yetmediği için bekâr kalırlar, eskiden başlık parası vardı, şimdi ise baş belası ekonomik güçlükler, eskisi gibi iki gönül bir olunca samanlık seyran olmuyor.
Aile Baskısı Sonucu Bekâr Kalanlar:
Ailenin dinsel ve sosyal statüler dolaysıyla onay vermediği birlikteliklerin sahipleri de hayatlarını bekâr sürdürmek zorunda kalmaktadırlar.

Yürüyün gayri 01.07.2007




Unakıtan, Alpu’da vatandaşa demiş ki, artık bir bakanınız var, yürüyüşünüzü değiştirin. Şimdi efendim yürüyüş şekillerinin yeri var demek ki. İnsan bir Bakan çıkınca doğduğu coğrafyadan acaba nasıl yürümeli? İsterseniz bir mahalle kahvesine gidelim, bu kahvede İstanbul’da olsun ve çeşitli memleketlerden insanlar olsun. Hani bir Fransız, bir Alman, Bir İngiliz gibi bir hikâye olsun.

Alpulu
—Bizim bakanımız var, onun sayesinde öyle bir yürüyoruz ki, manken sanıyorlar.

Kasımpaşalı söze girer
- Bizim önce Belediye Başkanımız vardı, başımız havada; ama Ispartalılar, Malatyalılar dalga geçince ant içtik, bunu Başbakan yapacağız dedik. Şimdi Başbakan, Kasımpaşalı olmak eskiden İstanbul’da bir değerdi, şimdi bizi Avrupa tanıyor, Avrupa. Cumhurbaşkanı da yapacaktık; ama Antalyalı turist Baykal engelledi. Antalya kıskandı, bizim canım Kasımpaşa’mızı.

Kayserili

- Bu Antalyalı Baykal, bizimde yürümememizi istemiyor, tuttu, Bizim Gül gibi Bakanımızı Cumhurbaşkanı yapmadı. Üzüldük. Biz Kayserili cin gibiyiz; ama bu ticaret siyasete benzemiyor, adam bizi bile alt etti.

Ispartalı
- Bizim babamız bize hep sahip çıktı; adam sizinkiler gibi değil ki, 7 kere gönderdiler, sekiz kere geri geldi 50 kere gönderseler yine gelirdi. Cumhurbaşkanlığı da yaptı; ama bir dönem daha yaptırmadılar. Isparta’nın üniversitesi, havalanı varsa, Demirel sayesinde.

Antalyalı
- Bizim bu Baykal yıllardır, siyasette bir gün Başbakan olsa da bizde sevinsek diyoruz; adam sürekli muhalefette, gitti Belediye Başkanlığı’nı da Kasımpaşalıya kaptırdı. Antalya’nın başka Bakan olan siyasetçisi yok, o bizim son şansımız; ama o da son haklarını kullanıyor.

Sivaslı
- Bizim gözümüz ne Bakanlıkta ne de milletvekiliğinde, bizim gözümüz halka hizmette, bizim ülkemizi ona buna değişmeyiz. Bakın Bizim Bakan’a her şeyi bıraktı gitti.

Manisalı
—Bizim Bülent Bey’de yapsa öyle bir şey bıraksa da biz de Sivaslılar gibi gurur ile dolaşsak, ne olurdu, Bizim sevinmeye hakkımız yok mu?

Page Rank

Google Pagerank Checker

sayaç

ekle bunu

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Fuel Myblog

Bloglar Alemi

Bloglar Alemi

Zirve100 Toplist

etiket

Blog Manşet

Goledy

GoLedy.com

Arama